benerci kendini niçin öldürdü

louandreassalome
istanbul devlet tiyatrosu 2005-2006 sezonu oyunlarından...

yazan: nazım hikmet
reji: mehmet ulusoy
tasarım: michel launay
müzik: kudsi ergüner
işık: yakup çartık

oyuncular:
celal kadri kınoğlu
tansel öngel
kürşat alnıaçık
hülya kalebayır
yurdaer okur

"kavganın içinde" olmak mı, yoksa "kavganın dışında" kalmak mı? hangisi ölümcüldür? mehmet ulusoy’un 1981’de fransa’da olay yaratan uyarlaması, yeni yüzyılda yeniden "okunuyor". michel launay’ın eşsiz tasarımı ve kudsi ergüner’in özgün müziği ile geçtiğimiz yılın bol ödüllü oyunu aziz nesin sahnesi’nde.

2002 (6.) afife tiyatro ödülleri
yılın en başarılı prodüksiyonu
yılın en başarılı yönetmeni
yılın en başarılı sahne tasarımcısı
yılın en başarılı sahne müziği

http://www.istdt.gov.tr/turkce/oyunlar/oyun.asp?lngplayid=195






goetica
birinci bap



bir genç adama... hakîm heraklit’e... yildizlara ve aşka dairdir...



i

şehir
uzakta.
genç adam
ayakta.
akıyor şehirden geçen nehir
genç adamın ayakları dibinden.
genç adam
piposunu çıkarıyor cebinden
aranıyor kibriti.
bakıyor akar suya
düşünüyor heraklit’i,
düşünüyor büyük hakîm heraklit’i genç adam...
kim bilir belki böyle bir akşam,
böyle bir akşam,
heraklit alnını
yeşil gözlü zeytinliklerde akan
suya eğdi
ve dedi:
«— her şey değişip akmada,
bu hâl beni hayran bırakmada..»

heraklit, heraklit; ne akıştır bu!.
ne akıştır ki bu, dalgalarında
dağlıdır alnı en mukaddes putun
kızgın demir damgasıyla sukutun.
gebedir her sukut bir yükselişe.
ne mümkün karşı koymak
bu köpürmüş gelişe..
heraklit, heraklit!.
akar suya kabil mi vurmak kilit?

şehir
uzakta.
genç adam
ayakta.
akıyor şehirden geçen nehir
genç adamın ayakları dibinden.
genç adam
kibritini çıkarıyor cebinden
yakıyor piposunu.


ii

dikine mustatil bir apartımanın
en üst katında
dört köşe bir oda.
perdesiz pencereler.
pencerelerin dışında yıldızlı geceler.
genç adam
alnını dayamış cama.
ben, romanın muharriri
diyorum ki genç adama:
— delikanlım!.
iyi bak yıldızlara,
onları belki bir daha göremezsin.
belki bir daha
yıldızların ışığında
kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

delikanlım!.
senin kafanın içi
yıldızlı karanlıklar
kadar
güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
yıldızlar ve senin kafan
kâinatın en mükemmel şeyidir.

delikanlım!.
sen ki, ya bir köşe başında
kan sızarak kaşından
gebereceksin,
ya da bir darağacında can vereceksin.
iyi bak yıldızlara
onları göremezsin belki bir daha...

delikanlım!.
belki beni anladın,
belki anlamadın.
kesiyorum sözümü.

işte kapı açıldı
geldi beklenen kadın..
«— beklettim mi?»
«— çok...
ama zarar yok..»

kadın
yakaladı genç adamı
elinden.
genç adam
yakaladı kadını belinden.
bir yumrukta kırdı camı.
oturdular pencerenin içine.
sarktı ayakları gecenin içine...
işıklı bir deniz dibi gibi
başlarında, sağda, solda gece yanıyor.
ayakları karanlık boşluklara sallanıyor..
sallanıyor ayakları
sallanıyor ayakları...
........... dudaklari ......

sevmek mükemmel iş delikanlım.
sev bakalım...
mademki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
seeeeev
sevebildiğin kadar...






ikinci bap



genç adamin, sevgilinin şahislarina... tibet mabetleri ve amerikan filimlerine... ayin on dördüne... genç adamin esrarengiz meşgalesine... ve nihayet, müsebbibi meçhul bir ihanete dairdir.



i

mevzubahs gencin
ismi: benerci.
kendisi aslen hintli olup
maskatı re’si delhi’dir..
dostlarının nazarında tam
adam,
düşmanlarının indinde azgın bir delidir
ve britanya polisinde künyesi şüphelidir..
şeklü şemailine gelince:
ne pataşon gibi tombul bir cüce,
ne masist gibi bir dev,
ne de villi friç gibi bir babik oğlandır o,
iki gözlü, tek burunlu, basbaya insandır o...
birinci babımızda,
benerci’nin odasına gelen kadın
mühim bir rol oynıyacak kitabımızda.
kendileri bir ingiliz mis’idir.
hem ingiliz mis’lerinin nefisidir...
imdi,
be nefis
mis
nerde, nasıl tanıdı benerci’yi?.
diye sorarsam size, ben,
eminim ki, siz, cevaben:

«— mermer
merdivenler..
kapı.
kapıda kıvırcık saçlı
taştan
iki aslan.
tibet.
tibette mabet.
mabedin içi...
omuzlarından çıkan on altı kolu havada,
çıplak karnı iki kat,
bağdaş kurup oturmuş
mâbut
buda..
inledi öküz derisinden mukaddes davul:
— savul!
savul!!.
savuuuul!!!.
buda’ya kurban geliyor.
sarı saçlı, mavi gözlü bir kadın
beyaz, kar gibi..
kadının canına kıyacaklar gibi..
açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı buda’nın,
fışkırdı mukaddes alevler dışarıya.
uzun külâhlı moğol rahipleri
kaldırdılar havaya beyaz kadını.
doyuracaktır buda ateş dolu karnını.
mavi gözlü dilber kurban gidiyor, kurban...
. . . . . . . . . . . . . . . .

— dran!
drrrran!.
drrrrrrrran!!!.

atıldı üç el tabanca.
yuvarlandı moğol rahipleri birbiri ardınca.
esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere!
— kaçalım!
bir an kaybedecek zaman değil..

otomobil..
son sür’at..
saatta 110 kilometre..

işte bu kurtarılan kadın,
birinci bapta odaya gelen kadındı.
onu kurtaran genç:
benerci..
ve bu suretle ingiliz mis
tanıdı hintli genci..»
diyerek
haltedeceksiniz.
romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz..
gelin, etmeyin çocuklar..
ne çıkar,
inanın bir sefer olsun nâzim’a
amerikan filimlerinden fazla..

ilk tesadüf
tramvayda oldu.
ikincisi
lokantada.
üçüncüde düğüm bağlandı nihayet
siyah podüsüet
bir çantada..
ingiliz kızı mahsus
çantasını yere düşürdü.
hintli genç mahsus
düşen çantayı gördü:
kaldırarak
verdi kıza...
eeeeeee?
sonra?
derseniz,
bakın, birinci babımıza...


ii

ayın on dördü.
ayın on dördünü paris’te aç gezen gördü,
dedi ki:
— bu gece ay
dibi kalay
bir tencere gibi...

ayın on dördü.
ayın on dördünü fatihli hırsız gördü,
dedi ki:
— bu gece ay
gökte açık kalan
bir pencere gibi.
atlasak içeriye,
aşırsak, be imanım,
meryem ana’nın
gümüş takımlarını.

ayın on dördü.
ayın on dördünü irlandalı bir polis gördü,
dedi ki:
— benziyor ay
yıldızların yaldızlarını çalmak için
göğe çıkan bir hırsızın
fenerine...

ayın on dördü.
ayın on dördünü şair salih zeki gördü:
benzetti kendi eserine
beğendi...

ayın on dördü.
ayın on dördünü londralı bir lord gördü,
dedi ki:
— benziyor ay
haşmetpenahımın
dizbağı nişanına...

kızardı ayın on dördü.
kızaran ayın on dördünü bir parya gördü,
dedi ki:
— benziyor ay
ganj’ın üstüne damlayıp yayılan
kardeş kanına.

ayın on dördü.
bu sefer bizzat
çekik gözleriyle ayın on dördü
kalküta şehrine civar,
bir çay tarlası gördü.
tarlanın dışında duvar.
içinde bir ev.

gece saat: 2...

evin alt katındaki
oda.
kapalı pencereler, asma bir lamba,
bir masa ortada.
üç amele, iki köylü, bir muallim ve benerci,
yani ceman yekûn:
yedi kalküta delikanlısı, yedi inkılâp genci......
benerci söz söylüyor:
— bize karşı
intelicent servis
kendine mahsus...

— sus.
bir tıkırtı var.

döndü başlar
kapıya.

— sana öyle gelmiş.
devam ediyorum arkadaşlar:
intelicent servis
kendine mahsus...

— benerci, sus.
— rüzgâr...
— arkadaşlar
intelicent servis...
— sıııııs...
söndürün...
dışarı bakacağım...

karanlık...
aralandı pencere.
ay ışığı
parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı
düştü yere.
— ne var?
— sııııısss!.
dışarda polis.
lambaları sönmüş iki otomobil,
ve bir sürü motosiklet...
— satıldık...
— evet...



üçüncü bap



taymis gazetesi’nin bir telgrafi... vaziyetin telhisi ve benerciyle istanbulda matbaada bir mülâkat... kalkütada umumî grev... somadeva... taşlanan çocuğum... ve daha birçok yürekler paralayici hadiselere dairdir.



i

taymis gazetesinin kalküta’dan aldığı bir telgraftan:



kalküta - kızılların tevkifatı devam ediyor. şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli vilâyet komiteleri, içtima halindeyken derdest edilmiştir. yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir. yalnız, ilk istintak neticesinde, gene komite azasından, benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur...


ii

vaziyeti telhis edelim hele.

bir.
benerci inkılâpçı bir gençtir.
hazım zamanlarını, boş gecelerini değil,
boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle...

iki.
birinci bapta öğrendik ki,
benerci âşığıdır britanyalı bir kızın.
yani, delikanlımızın
kalbine bir taş
düşmüş.
kırmızı saçlı bir baş
düşmüş
ve kalbi
dalga dalga halkalanıyor...

iki, a:
benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa
altı yoldaşıyla yakalanıyor.

iki, b:
fakat meçhul bir sebebe
binaen,
yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen,
benerci tahliye edilmiştir.

iki, c:
bence, yani romanın muharrirince
olduğu kadar,
benerci için de bu tahliye keyfiyeti
siniri, ruhu, kemiği, eti
kemiren bir esrardır, iki gözüm,
serapa esrar...

. . . . . . .
. . . . . . . . . . . . .
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
. . . .

benerci, sana dört teklifim var:
evvela,
kalküta’dan istanbul’a
çık yola.
babıâli caddesinde matbaaya gel...
geldin mi?
âlâ...

saniyen:
sinirini yen.
karşımda dikilip durma, otur...

salisen:
ayağını iki defa yere vur:
kapı açılsın
lebbeeeeeeeeyk! deyip
bize iki çay getirsin kahveci üstat.

rabian:
anlat.
şu müthiş müşkili birlikte halledelim
seninle...

— anlatıyorum.
dinle:

ve benerci, macerayı bana, kafiyesiz filân, yani nesren şöyle anlatmaya başladı:



sarılmıştık. yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. vakit kazanmak için, polisin üstüne ateş açtık. brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. birimiz kolundan, birimiz de başından yaralandı. kurşunlarımız tükendi. britanya polisi içeri girdi. gırtlak gırtlağa kapıştık. nihayet, kıskıvrak bağladılar bizi. kamyonlara yüklediler. müdüriyette, yedimiz birden, bir herifin karşısına dizildik.

burada, benerci yine coştu, işi kafiyeye döktü:

herifin
mavi gözleri çipil çipil
suratı çilliydi.
intelicent’ten olduğu belliydi.
geçti arkadaşların önünden.
benim önümde durdu.
yüzüme baktı.
ismimi sordu.
beni bıraktı...
niçin bıraktılar beni?
beni
niçin
bırak-
-tılar?
— benerci, buna bir tek sebep var.
— ne?
— düşecekler peşine..
eşine??
ateşine??
mateşine??


tükürmüşüm kafiyenin içine...


yani, anlıyacağın, seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. sonra cooop, haydi bir tevkifat daha. tabii, sen yine içerde. hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla. işte tahliye keyfiyetinin sebebi...
— sebep bu değil. ben, tamamen temizim. arkamda takip yok.
— tuhaf şey. dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor?
— galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. iki üç defa, muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. fakat verdiğim randevulara gelmediler. arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor.
— öyleyse, sen hemen yine kalküta’ya git oğlum. ne halt edersen et, şu vaziyeti bir düzelt bakalım.

benerci gitti.
baktım ki, pencereden:
muktesit, muharrir ve muhbir
nedim vedat bey geçiyor.
düşündüm benerci’yi
ve mel’un bir ihtimalle birden
yüreğim cızz etti.

arif olanlar için,
bu fasıl burada bitti...


iii

stop:
fren!
zıııınk!
durdu!.
amele
baş parmağını tele
dokundurdu.
akümülatör, dinamo, motor, buhar, benzin,
elektrik,
trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik!
d u r - d u !!!..

yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı.
koptu kayışlar.
— patron, sabotaj var!.
— koş telefona.
— işlemiyor...
— telgraf...
— teller kesilmiş,
makina bomboş...
— koş!..
karşımda durma, avanak!..
hangarda ne varsa, üstüne atlıyarak,
koşun şehre...
sarjant, polismen, asker,
kırk ikilik, tayyare, tank,
ne bulursanız,
yetiştirin...
birden
bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs
tozu dumana kattılar, dumanı toza...
fakat
yine birden
ekşi boza...
ne ileri
ne geri.
paaaaah!..
fıııııss...
patladı lastikleri...
geç kaldılar, geç!..

drran
drrrn
drrran...
tiki taka frev...
edildi ilân
umumî grev!!!..

kalküta grevdedir.
benerci evdedir,
sırtüstü yatıyor yatakta...
geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden
tek başlı, tek yürekli, milyon ayaklı kalküta...

onlar, hep beraber grevdedir...
o, yapayalnız evdedir.
yapayalnız...
tavan, kapı ve duvar...
onu kavgaya çağırmadılar.
günlerdir ki, onu gördükçe arkadaşları
çevriliyor başları...

benerci yatakta
kalküta ayakta.
benerci görmeden görüyor yattığı yerden
yürüyen kalküta’yı:

«adım
adım.
adım — lar
adım — ları...
kal — dırım
kal — dırım.
kal — dırım — lar
kal — dırım — ları...
cad — de...
cad — deler...
kalabalık...
ka — la — ba — lık
itiyor
iki
yana
apar — tıman — ları...
behey tram — vay!..
çiğneneceksin:
sağa sola sap...
geçit yok.
rap
rappp
rappp!!!!!
ve...
va...
vey...
— yol açın kamyonlara
amele çocukları
babalarını geçiyor..»

haykıraraktan
benerci fırladı yataktan.
şimdi sokaktan
tek bir insan sesi yükseliyordu...
benerci koştu pencereye:
aşada sokak
kalabalık.
yukarda masmavi bir hava
aşada bir kamyonun üstünden
kalabalığa
söz söylüyor en yakın arkadaşı somadeva:*
«— arkadaşlar!
aylardır ki anamız avradımız
uzun aç dişleriyle dişlediler
kendi memelerini.
arkadaşlar...
çıplak aç karnını kurşunlara vermek,
kıvranarak gebermek...
. . . . tek . . . .
. . . . . . . . . . vaar?
hayır!.
ar . . . . . . . lar . . . . . .



(*) somadeva, benerci’nin en yakın arkadaşı olup, uzun bir müddetten beri kalküta’da bulunmuyordu. binaenaleyh, böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek, elbette ki, benerci’yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. n. hikmet


önümüzde onlar
kalın enselerini kırıp
boynuzlarını saplayınca toprağa...
. . . . . ağa....
biz....
. . . . . . . mizi!.
patiska bir gömlek
gibi yırtarak
etimizi
kanlı kemiklerimizle
. . . . . . . . cağız . ! ! . .
o zaman gülleri koklıyacağız.
o zaman
tabiat
güzel bir ağız
gibi karşımızda gülümsiyecek...»



benerci artık kendini tutamadı. pencereden üç defa:

s o m a d e v a.. s o m a d e v a.. s o m a d e v a.. diye haykırdı.

bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki, s o m a d e v a sustu. birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi. insanlar, başlarını enselerinin üstüne yatırarak, dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. ve orada, camın arkasında, benerci’nin sarı yüzünü gördüler.


s o m a d e v a, benerci’yi tanıdı. kolları ona doğru uzanır gibi oldu. bu hareketi, yalnız yukardan benerci ve kendi içinin içinden s o m a d e v a gördü. başka hiçbir göz, uzanmak, kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi.


yukardan, yine benerci, üç defa bağırdı:


— s o m a d e v a.. s o m a d e v a.. s o m a d e v a...


aşağıda s o m a d e v a, kamyonun etrafına toplananlara:


— bana bir taş veriniz, dedi.


taşı verdiler. ve en eski günlerin en yakın arkadaşı:


— bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. benerci müstevlilerin casusu olmuştur. en yakınlarının kellesini satmasaydı, bunu yapmasaydı, onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı, dedi. ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle, yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne, taşı attı...


somadeva’nın taşı, benerci’nin alnına geldi. benerci dimdik durdu. iki kaşının arasından sızan kan, çenesinden göğsüne aktı...


ve benerci’nin başı benim, ben nâzım hikmet’in dizlerine düşünceye kadar, en büyük, en iyi, en sevgili, kahreden ve yaratan kalküta, onu taşladı.


baygın çocuğumu, yatağına yatırdım. camları parçalanmış, pervazları kanlı pencereye çıktım. arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım:


benerci benim oğlum...
ben onun yüzünü
görebilmek için
kaç kerre gecemi gündüzümü
on birlik tütüne satarak
dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum...
benerci benim oğlum,
ben onu
uykusuz gecelerin
ellerine doğurmuşum...

benerci sizi satmadı.
benerci günlerdir yemek yemiyor,
gecelerdir yatmadı.
o yatmıyor, ben yatabilir miyim?
benerci sizi satmadı,
sizi ben satabilir miyim?
benerci benim oğlum.
onu ben
kellemden, etimden, iskeletimden
sizin için doğurdum...

dostlar!
içinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz.
benerci sizin oğlunuz,
benim oğlum...

fakat, kalabalık, benim sesimi bile işitmeden ilerledi, kayboldu. o zaman, hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm, dedim ki:

dostlar dinlemedi beni benerci.
benerci oğlum, küçücüğüm, büyüğüm,
başında dolaşan bu mel’un düğüm
çözülene kadar...
bizim ah! demeğe hakkımız yok,
onların taşlamağa hakkı var...




iv bap

kalküta’da bir polis karakolunun
yüksek duvarlarinin dibi



gök gürler. vakit akşam üzeri. üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur.


birinci polis — nereye gitmiştin?


ikinci polis — domuz boğazlamaya...


üçüncü polis — sen nerdeydin?


birinci polis — köprünün üstünde
bir hintli karı gördüm demin.
kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı.
çocuk beni görünce başladı ağlamaya
ağlamaya
ağlamaya...
karıya:
— sustur şu piçi,
britanya polisine selam versin,
dedim.
selam vermezse, kuyruksuz bir fare gibi
gebersin
dedim.
ne sustu, ne selam verdi kara kurbağa yavrusu.
akıyordu su...
akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini.
anası yüzüme bakıp
kara bir uçurum gibi çekti içini.
dokundu rikkatime
bu iç çekiş.
madraslı bir ihtiyar:
«azabı azapla tedavi edin...»
demiş.
getirdim karakola kocakarıyı.
sarı sırtından kızıl kan sızdırıp
çekeceğim içinden ağrıyı...
ikinci polis — sana bu işte yardım için
kocakarıyı eski bir halı gibi
ayaklarına sereceğim.


birinci polis — lütufkârsın...


üçüncü polis — ben de sana:
bengale ormanlarında avlanmış bir filin
koparılmış erkekliğinden
bir kamçı vereceğim...


birinci polis — başka bir şey istemez...
malumdur bana azabı ısdırap,
ezberimdedir tekmil
kitabı ıstırap.
meselâ:
uykulara kâbus gibi çökebilirim,
tırnak sökebilirim,
kulakların içine kurşun dökebilirim.
ellerin derisini eldiven gibi soymak,
koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış
hindi yumurtası koymak,
sirke damlatarak gözleri oymak,
domuz topu ıtlak olunan usûl,
velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl
mümkündür bence...
bakınız, bende ne var?


3. ve 2. polis — göster bize
göster bize!!


birinci polis — grevde yakalanan
hintlilerden birinin
taze kesilmiş başparmağı...
kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı...


3. ve 2. polis — haydi içeri gidelim,
uzayan tırnağı seyredelim...



polisler karakoldan içeri girerler. bir müddet sahne boş kalır. benerci gelir.


yağmur yağmaya başlar... benerci, belini karakolun duvarına dayayarak çömelir.


karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir.


karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: kalküta grevcilerine aittir.


yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: kalküta’dır.


yağmur... alaca karanlık... akşam suları...


kalküta grevi mağlûp olmuştur.


somadeva yakalanmıştır. ve benerci’nin, duvarı dibine çömeldiği karakolda, somadeva’nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor.


yağmur... karanlık... gece iyiden iyiye indi.


benerci’nin saçları, omuzları, dizkapakları sırılsıklam oldu. arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı, yapıştı...


arkadaşlar içerdedir.


benerci yine dışarda...


kara gömlekli bir italyan faşistinin bile, oğlumun çektiği azabı duymasını istemem...




birinci kismin sonuncu babi

i. benerci’den aldiğim mektuptur



benerci’den şöyle bir mektup aldım, aynen neşrediyorum:

"sana verdikleri zaman
bu
mektubu
belki ben çoktan
nokta
son
demişimdir.
bu sefer dostların taşını değil,
mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir.

nâzım,
biliyorum,
ölümün önünde rol kesip
hamlet gibi budala,
verter gibi komik olmamak lâzım.

nâzım,
bilmiyorum, ne haltedeyim?
nasıl altedeyim?
şöyle bir poz alıp durmak
kendi kendini vurmak,
kıyak iş doğrusu!..

bak,
kapı komşum uyandı,
muslukta akıyor su,
yüzünü yıkıyor...
indi ıslık çalarak merdivenlerden
sokağa çıkıyor...

ben...
ne hamlet, ne de verter...!!!
neyse, geç...
işi anlatayım,
tıraş yeter...

sokak karanlıktı.
senin, nefis
mis
dediğin
birdenbire karşıma çıktı.
dedi ki: «aylardır peşindeyim»
dedi ki: «telâş içindeyim,
nerdesin?»
daha birçok şeyler dedi korkuya, aşka dair.
eklendi hatıralar hatıralara.
sonra,
«nereye gidiyorsun?» dedi, «eve geldik» dedi,
«içeri gir.»
onun evine girdik.
ev karanlık ve bomboştu.
yatak odası, lamba yandı, konuştum:
— bana bir bardak
dumanlı, kırmızı, sıcak
çay, dedim.

çıktı dışarı.
baktım karşıda çanta.
hani taaa
onun yolda düşürdüğü
ben benerci serseminin gördüğü
siyah podüsüet çanta.

açtım:
kâatlar.
okudum:
intelicent servis raporları,
ve yeni bir tevkifat listesi var.
benim ismim yok.

anladım.
içeri girdi o,
bardağı bıraktı.
yüzüme, elime, çantaya baktı.
bakıştık.

tuttum omuzlarından.
başını vurdum duvara
vurdum...
duvarda kan.
vurdum duvara...

sonra...
sokak...
tramvay yolları
tramvay yolları,
sağları, solları
bomboş, uçsuz bucaksız tramvay yolları...
nefes nefese koşarak
sonra teker teker
merdivenler.

durdum.
odam.
dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı.
açıldı kapı.
oturdum.
kalktım.
odanın ortasında dolaştım biraz.
sonra
baktım
duvarlara.
dışarda şafak atmış,
duvarlar bembeyaz.
baktım duvarlara.
sonra
sağ elim art cebimden
brovniği çıkardı.
ağzımda cıgara vardı.
acı geldi tütün
tükürdüm.
şarjörü sürdüm.
kurşun
namlunun içindedir.
kalbim
hudut haricindedir...
şimdi benden sana son göz
son söz
son ses:
s.. o.. s!!.
s.. o.. s!!.
s.. o.. s!!.




ii. kalküta’ya gidip benerci’yi ne halde buldum?



ya yattı karanlık sulara
yahut da yatıyor.
imdat işareti var,
ışıklı bir umman gemisi batıyor...
dedim.
gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,
yetiştim kalküta’ya...
gökten bir kartal gibi alçalarak
girdim yedinci kattaki odaya.

o ne?
benerci yazı yazıyor ıslık çalarak...
dipdiri!
teresin keyfi yerinde...
ne mükemmel bir ışık var
beni gören gözlerinde.
gözlerinin içine güneş vuruyor.

masada bir portakal duruyor,
soluyarak soyup yedim.
— haydi be herif, anlat! dedim...


iii. ölüsünü bulacağimi zannettiğim halde karşima yazi yazar ve islik çalar bir vaziyette çikan benerci’nin "anlat be herif..." feryadim üzerine bana anlattiklari:



— en yakınlarım, en yakın dostum
taşladılar beni, taşladı.
ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp
başımı bana bağışladı...
karardı içim
karardı içim...
kulaklarımda kazma sesleri.
içimde ıslak
bir toprak
kazılmaya başladı.
girdim yarı belime kadar
dumanlı sıcak karanlıklara...

— sonra?
— çok şükür ki, sonrası senin
kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade,
alelade!..
hani üstadın bir sözü var:
«boş gecelerini değil,
boydan boya ömrünü ver inkilâba...»
diyor.
bu söz.
virgül
kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.
virgül

ve ben işte sağım!..
anladım ki şunu......
çıkardım namludan kurşunu,
onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım...

ikinci kısım;

benerci tekrar arkadaşlarina kavuşur... somadeva yatağa düşer... roy dranat’in hayat felsefesi... yirminci asir tarihinin başlangici v.s... v. s...



noktanoktanoktanokta nooook-ta

basmıştır yine bağrına benerci’yi

o inanılmayacak kadar iyi

kahredip yaratan kalküta.

noktanoktanoktanokta noooook-ta

i

bu yaz:
sabahları — taze süt gibi beyaz,
öğle zamanları — erimiş bakır gibi aydınlık,
akşamları — bombaylı kadınların esmer teninden ılık
ve geceleri — üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava
somadeva
düştü yatağa.
kan geliyor boğazından.


dinleyin bunu benerci’nin ağzından:


«— gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. somadeva, duvarın dibindeki yer yatağındaydı. boynu bembeyaz. elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. tıraşı uzamış. ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık, lüzumundan fazla karanlıktı.


yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor.


gittim, tahta kurusunu aldım. masadaki gazete kâadını kopardım, koyulaşmış siyah bir kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim.


somadeva güldü:


— benerci, beni seviyorsun, dedi.


gözlerini yüzümde gezdirdi. gözleri alnımda durdu:


— benerci, seneler geçti. benim attığım taşın izi silinmemiş. bunun şimdi farkına vardım, dedi.


yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı:


— bugün iyiceyim, dedi.


su istedi. verdim.


— karanlık, dedi.


lambanın fitilini açtım.


yine ona para getirmiştim.


— bu parayı nineye verirsin yine. her gün besleyici yemekler pişirsin. hem, üç öğün mutlaka yemelisin, dedim.


cevap vermedi:


— geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin, sonra iki gün kuru ekmek yemişsin, dedim.


işitmemezliğe geldi.


— sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok, dedim. yemek yemen, iyi olman lâzım, dedim.


bir şey söylemek istedi.


söylemedi.


düşünüyorum.


bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen somadeva aklıma geliyor.


yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. karakolun duvarına çömelmişim. içerde somadeva’nın omuz başları lime lime yarılarak kanıyor.


somadeva’nın mahkemesi aklıma geliyor. yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor.


somadeva hapisaneden kaçıyor. yine beraberiz. britanya’ya karşı grevler, nümayişler, içtimalar...


sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. uzun bir yol yürüyoruz. terimi silmek için somadeva’dan mendilini istiyorum. dalgın, mendilini veriyor. mendilde kan.


gece boğazından kan boşanmış. doktora gidiyoruz. verem.


metelik yok. zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. kaçak.


somadeva’yı, ninenin evinde, duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor.


düşünüyorum.


kötü, berbat şeyler aklıma geliyor.


sonra, mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya, bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.


gülüyorum.


somadeva soruyor:


— niye güldün?


— hiç.. hem artık ben gideceğim.


somadeva soruyor:


— haftaya geleceksin değil mi?


— tabii.


odadan çıkarken somadeva’nın sesini işitiyorum:


— böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. hiç olmazsa orada ölsem. sen, söyle arkadaşlara...


gözlerim yaş içinde.


— arkadaşlara söyle. unutma, benerci. orada. anlıyor musun?»


ii

sıcak.
ufukta ışıldayarak
nehir akıyor.

benerci kapalı bir kitap gibi.

roy dranat toprağa bakıyor
ve konuşuyor, yarı yoldan dönen
bizim eski ahbap gibi:
«— benerci sen
yüksek dağların çayırlarında biten
keskin kokulu
göz alan renkli bir otsun.
fakat
devedikeninden
daha faydasız bir ot.
benerci sen bir don kişot’sun,
kahraman
ve gülünç
bir don kişot.
benerci bil ki
neticeler çıkarmak
öyle mümkün değil ki...
hayat öyle karışık.
geç efendim, bunları bırak.
akşamüstü serinlikte teferrüce çık...
ve yahya kemal beyi asrîleştir biraz,
yaz:
"şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz
dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz..."
gerisini at.
işte felsefei hayat.»

benerci güldü.
ben bir şey demedim.
eski bir kavga şarkısı mırıldanarak
bakıyorum ufukta akan suya.

sıcak.
yazdım bütün gece benerci’yi,
şimdi bir yatsam uykuya.*


(*) okuyucularıma, ismiyle ilk defa karşılaştıkları roy dranat hakkında kısa bir malûmat vermeyi münasip buldum. roy dranat, benerci’nin eski bir kavga arkadaşıydı. fakat sonra, galiba korktu, galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. kavgadan ayrıldı. şimdi roy dranat, ingiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip bir faust’tur. n.hikmet



iii.

«keşmirli ebe kadın
anamın kasıklarından çekti beni.
ve
kundakladı bir sinema biletiyle.
biletim
üçüncü mevkiydi.
anam
etekliğini giydi,
babam
mavi gömleğini,
yola düzüldük...
gittiğimiz sinemanın
üç kapısı var:
birincinin önünde:
otomobiller tepiniyor,
fraklı britanya bankaları iniyor.
ikincinin önünde:
küçük dar
dükkânlarla
dar
tarlalar.
üçüncü kapı bizim,
oradan
biz giriyoruz,
istihsal aletinden mahrum olanlar.
içerde
the polismenler gösteriyor yerlerini
müşterilerin:
— buyrun siz oturunuz!
oturtuldular.
— oturun!
oturdular.
— otur ulan kerata...
oturduk.
lambalar söndü.
muzıka başladı, makina döndü.
perdede
filmin ismi göründü:
(yirminci asrın sergüzeştleri nâm
dram.)
yirminci asır
dört kanatlı bir tayyareden
mendil salladı bize.
yakasında kapitalizm
açıldı kabak çiçeği gibi.
o kadar çoğaldı
o kadar
uzadı ki bacalar
saçlarından asıldılar sıra sıra
kehkeşanlara.
öyle duman çıktı, kurum yağdı ki
gökte allah bile meleklere
amerikan markalı muşambalar giydirdi.
şikagolu bir milyoner
öptü telsiz telefonla
tokyolu sevgilisini.
elektrikli salhanelerde
makinaların bir ağzından pastırma attılar,
öbür ağzından
boynuzlu inekler çıktı.
bir coğrafya hocası dedi ki derste:
"senegalli zencinin yegâne derdi
yüzünün siyah olmasıdır."
bu haber bir velveleyle köpürdü paris’te,
müstemlekeler nezareti emir verdi,
pudra fabrikaları geçti seferberliğe.
paris’te olan işler duyulunca londra’dan
hemen içtima edip karar koydu avam kamarası:
"kıçlarına kuyruk takmıyan hintlilerin
kesilecek kafası."
telsizler daha tebliğ ederken bu kararı hind’e
muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti
mançister şehrinde.
kutbu şimalide eskimolar
görünce bu halleri,
kıça kuyruk takmamak
ve değiştirmemek için deri,
ince japon fincanlarında
okkalarla hollanda sütü içmeğe başladılar.
üstünde uzun katarlar kayan raylar,
bahrimuhitlerin elli bin tonlukları
ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden.
kilometreler
ticaret evleriyle bağlandı birbirine.
sahrayı kebir’in ortasında
ilân kuleleri dikildi.
tröstler kartellerle tokuşuyor.
balyalar, denkler, çuvallar, kutular
şarktan garba, garptan şarka koşuyor...
perde karardı, makina durdu.
perde beyazlandı, lambalar yandı.
lambalar yanar yanmaz
kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı.
babama sordum:
"— ne oldu?"
anam güldü.
ve birdenbire küçücük kafam
yukardan düşen bir kitabın
yapraklarıyla örtüldü.
kitabı kafamdan atıp yukarı baktım:
britanya bankalarının localarından
filozoflar:
tonlarla yaldızlı eserlerini
fırlatıyorlar üstümüze.
lambalar söndü.
muzıka başladı, makina döndü.
perdede
ikinci kısmın ismi göründü
"hindistanlı parya
ve proletarya.."
the polismenler el attı kıçlarına.
birinci mevki homurdandı.
ikinci sallandı.
bağırdı üçüncü mevki
avazı çıktığı kadar:
"— geliyor, ror, geliyor bizimkiler...."
mehtaba, dökülen bahrimuhit gibi
mavi pantolonların dalgaları
kapladı perdeyi.
başladı resmigeçit
misisipi gibi uzun
amazon kadar geniş.
maden ocaklarında çalışanlar
ata biner gibi kazmalarına binip
tünellerde koşuyorlardı dörtnala.
keşmirli mensucat amelesi
hep bir ağızdan şarkılar okuyarak
kocaman bir bayrak dokuyarak
geçti.
nakliyatçılar
şehirlere tekerlek takarak
tramvaylara çektirdiler.
elektrikçiler
lastik eldivenlerine
sırma saçlarından
dolamışlardı voltları.
elektrikçiler
geçtiler,
elektrik kadar temiz
elektrik kadar çevik,
elektrik
elektrik...
geçiyor bizimkiler
misisipi gibi uzun
amazon kadar geniş...
omuzlarımda fır dönerken kafam
karnıma vurdu babam.
şimdi yürüyordu perdede
on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap:
elleri ceplerinde kilitli
parmakları burunlarında
ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.
adımları
nalladı
gözbebeklerimizin kulaklarını.
sırıttı birinci mevki.
ikinci düşündü.
perdede
yeni yazı göründü:
"burjuvazi!."
the polismenler giydi pazarlıklarını.
alkış yağdı localardan.
ağzı sulandı ikinci mevkiin.
biz
çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden,
avuçlarımız alevlendi,
fırladı gözlerimiz
burun deliklerimizden.
başladı resmigeçit:
imparatorluk üniformaları
davul çalarak
yol açarak
geçti.
britanyalı diplomatlar
bonjurlarının kuyruklarını
döşediler yola.
bayraklar çekildi her karakola.
sökün etti tröstler.
başlarında
banka kavaslarının şapkası vardı.
sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını
kulaklarına.
toprakların kilometreleri
tespihti ellerinde.
ağızları havada kartel avlıyordu.
esham senetlerindendi boyunbağları.
parmaklarımla saydım bu dağları,
geçtiler.
göründü müteşebbislerin alayı.
hepsi bir iki fabrikanın
tutmuştu kulaklarından.
sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.
hepsinin parlıyordu apış arasında
malî sermayenin altın kazığı.
bunları da birer birer
saydık anamla beraber...
alay bitti.
toz duruldu.
baktık ki, yollara
çıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.»




somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. yastığının altına koydu ve benerci’nin yüzüne baktı:


— nasıl buldun?


benerci sordu:


— hepsi bu kadar mı?


— şimdilik bu kadar. daha doğrusu bu, yazmak istediğim «yirminci asır hindistan tarihi»nin başlangıcı.


— bakalım gerisi nasıl olacak?


— gerisi, sonu harikulade olacak asıl, benerci. bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. yalnız bir yazabilsem, yani onu ben de bir yazabilseydim.


benerci kalktı. masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. somadeva seslendi:


— lambayı yakma. böyle daha iyi. geçmiş gelecek, kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. akşamları ateşim dehşetli artıyor. ağrılar filan dehşetli. artık dayanılmıyacak kadar... neyse, bunları bırak. sen bir şeyler anlat bakalım. son günlerde okuyor musun? fabrika kaçta bitiyor? neler okudun?


— son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. hatta iki tanesi yanımda. istersen lambayı yakayım da, sana biraz okuyayım.


— olur, benerci.


benerci lambayı yaktı.


— kitaplardan biri, şu meşhur fransız gazetecisi alber londr’un. fransız kongosu’na dair. sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. fransız kongosu’nun merkezi brassavil’le karaburun limanını birleştirecek olan kongo - osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. inşaatı batilon şirketi yaptırıyor. şimdi, dinle:


benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. okumaya başladı:


«— bakota, baiyya, linfaondo, sara, banda, lizangö, mabaja, sinde, loano kabilelerinin adamları, dalgın hayatlarından koparılarak batilon’a gönderilmekteydiler.


bu çok garip bir yolculuktu.


istilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.


üç yüz, dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı, ne de kalkabiliyorlardı. ve ayaklarında zencir olmadığı için, brassavil’e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında şari, sangu, kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini atıyordu.


mavna yolunda ilerliyordu. düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!...


kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor... hiçbir çatı yok. 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde. güneşin altında. yağmurun altında. ocak odunla yakıldığı için, uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor...


işte nihayet brassavil... üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı, bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.


....gelenler sürüye sokuluyor. yaya yolculuk başlıyacaktır. ilk önce, en sağlam olanlar seçiliyor.


....ve sürü, balta görmemiş ormanlardan yürüyerek, bataklıklar geçerek, dehşetli mayombe ormanına doğru ilerliyor.


....bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü, boğumlarını kımıldatmaya mecali olmayan uzun, yaralı bir yılana benzer. biyalılar düşer, zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar.


ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. iş yerinde birçok aletler vardır. fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok.....


....300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için, batilon şirketi, bir sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.


irgatbaşıların ezdiği bitkin, yorgun, yaralı, sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.


....bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.


batilon şirketi’ne verilen sekiz bin insan, az bir zaman içinde beş bin, sonra dört bin, daha sonra iki bine indi.


ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.


zenciler ormanlara, çat kıyılarına, belçika kongosu’na, angola’ya kaçıyorlar. eskiden insanların yaşadıkları yerlerde, bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar......»


benerci durdu ve,


— somadeva, dedi, biliyor musun, bu kitabı yazan alber londr kimdir?


— hayır, tahmin ediyorum. onda dehşetli bir iş adamı kafası var. zencilerin mahvoluşuna, körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. anlıyorum ki, o, afrika’ya makina istiyor. zenciyi ölümden kurtarmak için değil. zenciyi daha semereli, daha uzun zaman, daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için. fransız emperyalizminin acı söyleyen, dehşetli bir gazetecisi şu alber londr.. öyle değil mi?


— öyle.. istersen sana kitapları bırakırım. öteki kitap jorj lefevr’in «kauçuğun epopesi». amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret. bu lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. insanların, kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. kitabı okur anlarsın. lambayı söndüreyim mi? haftaya gelirim yine. dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? böyle hasta olmasaydın. kuvvetli söz söyliyen, amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. neyse. ben gidiyorum. kendine iyi bak...


— ben kendime iyi bakıyorum. üzülme! git. lambayı söndür.


benerci lambayı söndürdü. ve sanki lambayı söndürür söndürmez, somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi, ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı.


merdivenin sahanlığında, nine benerci’yi kolundan tuttu:


— ölecek, dedi. belki, ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. benim oğlum da, kafasını ingilizler sopayla parçaladıktan sonra, o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. bu da, o duvarın dibindeki yatakta ölecek. belki de kendi kendini öldürecek. çok ağrı çekiyor. sana göstermiyor amma, siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan ölürdünüz.


— kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? sana bir şey söyledi mi?


— bana bir şey söylemedi. bana o yalnız iyi şeyler söyler. kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi geliyor bana. bunu, belki kendine bile apaçık söylememiştir. belki de söylemiştir. dün, ben evde yokken, sokağa çıkmış... yatağının altına bir çıkın korken gördüm. çıkında ne vardı, bilmiyorum. sokaktan bir şey alıp getirdi.


benerci, birdenbire geri dönüp somadeva’dan sormak istedi. sonra vazgeçti.


— sen onu yalnız bırakma, nine, ben iki üç gün sonra gelirim.


benerci sokağa fırladı.


yürüdü.. yürüdü...


bir köşebaşında roy dranat’la karşılaştılar.


havagazı fenerinin altında durdular. roy dranat sarhoştu. benerci’nin ellerini tuttu:


— benerci, belki siz haklısınız, dedi. belki haklısınız. fakat, ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar düştüm. mümkündür ki, «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. amma, bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız var. allahaısmarladık benerci. ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum, sen de yoluna git..


roy dranat, benerci’nin ellerini bıraktı. şapkasını çıkardı. yerlere kadar eğilerek benerci’yi selamladı:


— belki, siz haklısınız.......


sallanarak uzaklaştı..



ikinci bap

kalkütali seyyar satici esnafindan bir vatandaş: kalküta’da, ingiltere emperyalizmi aleyhine yapilan mitingi ve somadeva’nin ölümünü berveçhi âti anlatiyor.

i

meydanda bir kalabalık vardı, kardaşım,
uyy... aman kalabalık!!
rüzgârlı bir orman gibi uğuldardı, kardaşım,
bu yaman kalabalık.
kalkütalı tornacılar, keşmirli dokumacılar,
bombay gemicileri,
yetmiş yedi denizin getirdiği
kum gibi
insan var.
çırılçıplak çocuklar
sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından.
kocakarılar oturmuşlar eşiklere.
iğne değil, bir kıl koparıp atsan sakalından
düşmezdi yere.
meydanda bir kalabalık vardı, kardaşım,
uyyy, aman kalabalık.
dalgalı, karanlık bir suya düşmüşüm gibi
beni sardı, kardaşım,
bu yaman kalabalık.
baktım ki taaa...
karşıda
bir kamyonun üstünde bir adam
avaz avaz
söz söylüyor.
ama ne söz söylüyor anam,
okkalı söz söylüyor!!!
bakıyorum adama,
bir şey anlamıyorum ama,
söz söylüyor herifçioğlu
söz söylüyor,
okkalı söz söylüyor:
«— bilemem hangi sebeple, bilemem hangi sebebe!»
etrafta bağırıyorlar:
«— yaşşşşa be!!!»
ben de bağırıyorum.
acayip bir türkü çağırıyorlar.
makama uyup ben de çağırıyorum...
yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar:
«— bunlar, delidir, diyor,
bunlar sanıyorlar ki, diyor, biz
zorla devirebiliriz,
altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran
denizlerin ortasında demirden
bir aslan
gibi duran
kocaman
britanya’yı...»
şimdi kamyonun üstünde başka bir adam..
bu da söz söylüyor anam
söz söylüyor.
okkalı söz söylüyor.
bakıyorum adama.
bir şey anlamıyorum ama
belli ki ötekinden
daha okkalı söylüyor.
etrafta daha çok bağırıyorlar.
ben de bağırıyorum.
bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar,
makama uyup ben de çağırıyorum...
seyrek sakallı ihtiyar:
«— bak, bu doğru söylüyor, diyor,
zorla değil,
güzellikle
yavaş yavaş, diyor, alırız!..
birdenbire ayrılırsak,
köksüz bir ağacın dalları gibi kalırız...»

şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam.
elbet bu da söz söyleyecek anam.
söz söylüyor.
seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine.
belli ki, geliyor kalabalık
seyrek sakallının dediğine.
adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden.
balta görmemiş bir ormanda yürür gibi
yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben.
bağırışlar.
türkü çağırışlar.
ben bir şeycik anlamıyorum ama,
etraftan laflar çalınıyor kulağıma:
— sol taraf hapı yuttu!
— kamyonun yanında benerci’ye bak!
anası ölmüş
kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi
somurttu...
— gandi’nin hakkı var!
— hind’in kurtarıcı ilahları:
dokuma tezgâhları.
deniz tutmuş gibi dönüyor başım.
birden bir kıyamettir koptu kardaşım.
bağrışmalarla, ipte çamaşır gibi sarsıldı hava.
— somadeva geliyor, somadeva!
— ona söz verin!
— söyletmeyin, istemez!
— dinlemiyoruz!
— al aşağı!
— söyletmeyin, istemez.

yanındakilerin omuzuna dayanarak
tırmandı kamyona bir adam.
geldi bütün kalabalık
bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz göze.
ortalık tıssss!
somadeva başladı söze...
hey anam! heeey!
herifte bir ses vardı, beyabey,
bir ses!
hani, ormanda kaplanlar ölürken
böyle bağırır..
«— arkadaşlar!
dedi.
hastayım..
çok..
fazla söze lüzum yok,
kendimi asacaktım.
gidip bakın odama:
ipi yerde,
çengeli tavanda mıhlı bıraktım.
geberecektim bir kaçak gibi
az daha..
arkadaşlar!...»
dedi.
ve sözünü bitiremedi.
sallandı sola bir, sağa bir...
baktım ki kalabalığa bir
kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor,
ben de sallanıyorum.
o yine:
«— arkadaşlar...»
dedi.
yine sözünü bitiremedi.
ve kamyonun üstünden
devrildi üstümüze..
birdenbire, kardaşım, bir hal oldu bize:
boydan boya meydan uzattı kollarını
düşeni tutmak için.
hani ancak
lortlar kamarası’na girmeliyim
bu hali unutmak için.
dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi
yüzdü bembeyaz ölüsü somadeva’nın
yukarı kalkan kolların ve başların üstünde.
meydan bağırdı, ben bağırdım:
«— somadeva!
somadeva!
kavga sonuna kadar
kav—ga!...»
omuz başımda inledi bir ses:
«— deliler kesiyor kocaman bir çınarın
en yeşil, en geniş dalını.»
dönüp arkama baktım ki, anam;
yoluyor seyrek sakalını
seyrek sakallı adam.




ikinci kisim sonuncu bap



iki ölünün odasi...

hindistan yirminci asir tarihinin son sözü...

roy dranat’in aynali dolaba bakan ölü gözleri...



i



somadeva’nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı.


benerci, somadeva’yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. ipi yerde ve çengeli tavanda mıhlı gördü. duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı, çizgisiz defteri çıkardı.


defterin kabında: «hindistan’in yirminci asir tarihi» diye yazılıydı. benerci defteri açtı. baş tarafta, somadeva’nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme vardı. sonra beyaz sayfalar. son sayfada beş altı satır. benerci bu beş altı satırı okudu:


«ben, somadeva, hindistan’ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. fakat bitirmeden öleceğim. arkadaşlarım, bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. buna eminim...»



ii



benerci, somadeva’nın odasından sokağa çıkınca, roy dranat’ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. ve roy dranat’ın oteline gitti. gördüklerini şöyle anlatıyor:



girdim ki içeriye,
iki eli yanına gelmiş
yatıyor otel odasının
dört topuzlu karyolasında.
ölü.
omuzlarına kadar çarşafla örtülü,
gözleri açık...
çarşafın altında ayakları:
acayip bir hayvanın dinliyen kulakları...
gözleri bakıyor
ayakları arasından dolaba.
dolabın aynasında görüyorum:
başını değil,
yüzünü değil,
kaşını değil,
kapakları açık, içi örtülü gözlerini,
yalnız ölü gözlerini...
gözleri bakıyor dolaba.
ehramda bir kapı
açar gibi
açtım
dolabı.
alt katta bir kutu var.
kutuda ölünün hiç giymediği
siyah kunduralar.
ütülü elbiselerle dolu orta kat:
asılmış dolabın içine
sıra sıra elsiz ve başsız roy dranat.
bir şişe permanganat,
yakalık,
mendil, çorap.
bir kitap:
çok eski günlerde beraber okuyup
satırlarının altını beraber çizdiğimiz
bir kavga kitabı.

kapadım dolabı.
onun dolaba bakan gözlerini kapadım.
artık satılacak bir yürek,
kiralık bir kafa bile yok.
roy dranat, hoşça kal,
mesele yok.
yorgan gitti,
kavga bitti.



gözüme altın bir damla gibi akan
yıldızın ışığı,
ilkönce
boşlukta
deldiği zaman karanlığı,
toprakta göğe bakan
bir tek göz bile yoktu...
yıldızlar ihtiyardılar
toprak çocuktu.
yıldızlar bizden uzaktır
ama ne kadar uzak
ne kadar uzak...
yıldızların arasında toprağımız ufaktır
ama ne kadar ufak
ne kadar ufak...
ve asya ki
toprakta beşte birdir.
ve asya’da
bir memlekettir hindistan,
kalküta hindistan’da bir şehirdir,
benerci kalküta’da bir insan...
ve ben
haber veriyorum ki, size:
hindistan’ın
kalküta şehrinde bir insanın
yolu üstünde durdular.
yürüyen bir insanı
zincire vurdular...

ve ben
tenezzül edip
başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.
yıldızlar uzakmış
toprak ufakmış
umurumda değil,
aldırmıyorum...
bilmiş olun ki, benim için
daha hayret verici
daha kudretli
daha esrarlı ve kocamandır:
yolu üstünde durulan
zincire vurulan
i n s a n . . .


ii

şu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan da anlıyacağınız veçhile, benerci mahpustur.


hindistan’ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, britanya polisi tarafından tevkif, britanya adliyesi tarafından muhakeme ve britanya hükûmeti tarafından, benerci, hapse atılmıştır. cezası 15 senedir. benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir...


şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. ve, sonra, sıra, benerci’nin kendini niçin öldürdüğüne gelecek. emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.


(*) yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, neo-hitlerist-sosyal-faşist-sinyor-fon şevket süreyya bey gibi anlamıyordu.


iii

güneş
pencerede...
yanıyor
demir bir çubuk..
dışarda saat
belki beş,
belki altı,
belki buçuk,
yedi..
gardiyan karyolayı
duvara kilitledi.
adam
demir iskemlede oturuyor
oturuyor...
güneş
düştü pencereden
adamın başına vuruyor..

dışarda saat
belki on
belki on iki..
içerdeki:
yürüyor duvardan
duvara,
duvardan
duvara...

gardiyan...
pirinç çorbası, ekmek.
demek:
öğle saatı çaldı
öte yanda yaşıyanlara..
ve adam yürüyor,
duvardan
duvara,
duvardan
duvara..

yanıp söndü demir çubuk..
dışarda saat:
belki beş,
belki altı,
belki buçuk...
dışarda adam...
adam
demir iskemlede oturuyor...
oturuyor...

gardiyan.
pirinç çorbası, ekmek.
gardiyan
karyolayı indirince:
içerde gece.
yatıyor adam.
gözleri düşünüyor,
dişlerinin arasında bıyığı..
dışarda ay ışığı....


iv

19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. saat on ikiden sonra, kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplıyan ve esen rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.


şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı pencere vardı.


ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.


meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir.. tahminlerinde yanılmıyorlar. zira bu adam buraya britanya imparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi yapmak için gelmiş idi.


filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. taş pencereden içeriye girdi.


eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:


demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane hücresi. gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. işbu karyolanın üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. mezkûr şahıs sık sık başını kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. eğer siyah kalın kitabı yakından tetkik edecek olursak görürüz ki, bu ingilizce bir incil’dir. mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta sonra; kayser’in hakkını kayser’e ve allahın hakkını allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını çevirmeği talim etsin diye, bu incil’i bir ingiliz misyoneri kendisine vermiş idi. esasen, hepisanenin bütün hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı.


imdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun incil sayfalarına neler yazdığını görelim:


satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, urdu lisanıyla ve henüz kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar vardı.


taş hücre mahpusu incil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi.


işte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle meşguldü. pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. mahpus hemen yerinden kalktı.


üzerlerine kanı ile yazdığı incil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti.


şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. göğsüne soktu. ve dünyanın en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı. korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için; emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı incil sayfalarına sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.


bu kanla yazılmış yazılar, hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef vermekte idi........



taş hücre mahpusu benerci’dir. kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle somadeva’nın başladığı ve şimdi benerci’nin devam ettiği «hindistan’ın yirminci asır tarihi» isimli eserdir. yalnız, benerci bunu, bileğini kesip kanıyla yazmıyor.. fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını akıtabilirdi. ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.


benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor. benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. ve bunları hapishane gardiyanlarının ingiliz dikkatlerine rağmen, dışardakilerin ellerine ulaştırıyor.


nasil?..


taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. romanda da olsa, britanya polisine hizmet etmek istemem......


v

dışarda
bir bayrak gibi dalgalanırken adı,
içerde o
ihtiyarladı..
her gün biraz daha
camları yaşarıyor
iri
bağa
gözlüklerinin.
her gün biraz daha
siliniyor çizgileri
gördüklerinin.
küreyvatı hamra azalıyor.
tasallübü şerayin.
tansiyon 26.
baş dönmesi, bunaltı.
sinir...

bir
senedir
yazamadı bir
satır
bile..
yine fakat
dışarda bir bayrak gibi
dalgalanıyor adı.
içerde o
ihtiyarladı....


bu fasil
benerci’nin kendini niçin öldürdüğüne dairdir


«kalküta şehrinin ufkunda güneş
yükseliyordu.
atları ışıktan, miğferleri ateş
bir ordu
bozgun karanlığı katmış önüne
geliyordu.
güneş yükseliyordu..
kalküta . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . »

bunu beceremedik
romantik kaçtı pek.
şöyle diyelim:

«baygın kokulu
koskocaman
masmavi bir çiçek
şeklinde sema
düştü fecrin altın kollarına...»

bu da olmadı,
olacağı yok.
benden evvel gelenlerin hepsi,
almışlar birer birer,
tuluu şemsi, gurubu şemsi
tasvir patentasını.
tuluu şemsin, gurubu şemsin
okumuşlar canına..
bu hususta yapılacak iş,
söylenecek söz
kalmamış bana.
buna rağmen,
tekrar ederim ki ben:
kalküta’nın damları üstünde güneş
güneş gibi
yükseliyordu.
sokaktan bir sütçü beygirinin
nal ve güğüm sesi geliyordu.
benerci sordu:


— saat kaç?


— altı...



benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu. eğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında, onların kanındaydı.


benerci’ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. bana:


— sen git, biraz dolaş. sonra gelirsin, dediler.


apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan denizinin ortasında, her adımda onun ismini işiterek, dolaştım. kalabalık yavaş yavaş dağıldı. geri döndüğüm zaman benerci’yi odasında yalnız buldum. pencerenin önünde duruyordu. saat gecenin on biriydi. benerci:


— otur bakalım, dedi.


oturdum.


saatler geçti, saatler geçti.. bir kelime bile konuşmadık. ve nihayet, lambanın sarı ışığı beyazlanmağa başladı. pencereden baktım:


kalküta’nın damları üstünde güneş
yükseliyordu.
benerci sordu:


— saat kaç?


— altı.


— âlâ.


— anlamadım.


— hiç. dinle. bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «sen bizi sattın,» dediler. alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. halbuki ben tertemizdim. fakat onlar haklıydı. kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. fakat bu haltı yemedim.


— öyle.


— bu kitabın ikinci kısmında, somadeva’nın ciğerleri ağzından geliyordu. öyle ağrı çekiyordu ki, kendini öldürmek istedi. fakat o da bu haltı yemedi. bir kamyonun üstünde kalıbı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?


— öyle...


— saat kaç?


— altı buçuk.


— âlâ... dinle. ferdin tarihteki rolü malum. akışın istikametini değiştiremez. yalnız tempoyu hızlılaştırabilir, yavaşlatabilir. işte o kadar. tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. bütün bunlar senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.


— doğru.


— öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.


birdenbire durdu. gözlüğünü çıkardı. mendiliyle camlarını sildi. gözlüğünü taktı. camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.


— devam et, benerci, dinliyorum.


— hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim.


— doğru.


— dünden itibaren katarın başında gidiyorum. halbuki fizyolojim berbat.. kafam elastikiyetini kaybetti. dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim. ellerim lüzumundan fazla titriyor. akıntıda dümen tutamıyacak bir hale geldiler. akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? onu yavaşlatmam muhtemeldir. istemeden, irademin dışında, yanlış adımlar atacağım. biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. fakat o beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. halbuki ben kemiyette bile, bir sene değil, bir gün bile, irademin dışında, bilerekten ona ihanet edemem. anlıyor musun? diyeceksin ki, yanılmıyan yalnız tembellerdir, budalalardır. iş yapan, yürüyen adam yanılır. mesele yanlışın idrakindedir. fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse. ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. bu bir ihanet değil midir? ben bir saniye olsun, ihanet edemem. bu benim uzviyetimde yok...


benerci yine durdu. sonra birdenbire gülerek:


— hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. hallettik. sana haltetmek düşer, dedi. sen saata bak, kaç?


— yedi.


— hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. galiba lafarg’la karısı da aynı vaziyete düşmüşler, aynı işi yapmışlar. her ne hal ise. şu senin tabancayı ver bakayım.


pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. koskocaman bir nagant. benerci’ye uzattım. aldı, masanın üstüne koydu.


tekrar gözlüğünü çıkardı. mendiliyle camlarını sildi. gözlüğünü taktı. camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.


— şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.


cıgaraları yaktık. topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin camlarında, benerci’nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi. konuşmuyorduk.


ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. benerci ayağa kalktı. cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü.


— pencereyi kapat. sen de haydi artık git. istersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.


kucaklaştık.


arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:


— çocuklara selam söyle, dedi.


merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. dördüncü kat. üçüncü kat. merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. ikinci kat. merdivenleri koşarak iniyorum.


tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...


bu kitabin son sözü . . . . . . . . . . . . . . .

«kavgada
kendi kendini öldüren
lanetli bir
cenazedir
benim için:
ölüsüne
ellerimiz
dokunamaz.
arkasından
matem marşı
okunamaz.»


sen artık
bu kitapta:
noktaları
virgülleri
satırları taşımıyorsun.
sen artık
bu kitapta
koşmuyor
bağırmıyor
alnını kaşımıyorsun.
sen artık
bu kitapta
yaşamıyorsun.

ve benerci sen
bu kitapta:
kendi kendini öldürmene rağmen
benim ellerim senin
kanlı delik
şakağına dokunacaktır.
cenazende
dosta düşmana karşı
matem marşı
okunacaktır:


m a t e m m a r ş i . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .



çan
çalmıyoruz.
çan
çalmıyoruz.
yok
salâ
veren!
giden
o
biten
bir
şarkı değildir...

o
büyük
bir
ışık
gibi döğüştü.
kasketli
bir güneş
halinde düştü.

çan
çalmıyoruz.
çan
çalmıyoruz.
yok
salâ
veren!
bu
giden
bir
biten
şarkı değildir ...........

nys
bir nazım klasiği ancak bu şekilde ortaya konulabilinirdi dediğim oyun. herşeyiyle mükemmel. işte tiyatro budur dememe sebep olan oyunlardan bir tanesiydi. her an kendinizi oyunun içinde bulup kendinizi kaybedebilirsiniz. ara ara devlet tiyatrolarında hala gösterime girmekte yakalarsanız gitmelisiniz!

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol